“Eviniz kaçıncı kat?”
“Rutubet var mı?”
Birinci soruma otomatik olarak cevap verdiğinizi düşünüyorum; ikinci kat, zemin ya da en üst kat gibi.
Fakat ikinci soruda “Ne rutubeti?” der gibisiniz.
Evet… Üst katlardaysanız ya da kaloriferli bir evde büyüdüyseniz rutubeti pek bilmeyebilirsiniz. Alt katların kaderidir o; ıslaktır, soğuktur, sarı-yeşil renklidir, hatta “küf rengi” diye geçer. Kokusu daha girişte çarpar, havasızdır, tül tüldür bazen de topak topaktır. Şeker topaklanır, tuz nemlenir. Yani alt katlar ya da sobalı evler daha ucuzdur ve nispeten rutubetli, zenginlerin evlerinde ise tuz kurudur.
Ama mesele sadece tuzun nemi değil. Bu deyim, bence hayatın katmanlarını da anlatıyor aslında, maddi rahatlığı, kaygısızlığı, bazen de başkalarının derdine kulak tıkamayı…
Yani, KURU TUZUN varsa, hayatın sert rüzgârlarını daha az hissedersin. Faturalar, geçim derdi, ay sonu hesapları senin için birer gündem maddesi değildir. Bu yüzden de çoğu zaman dünyanın ağırlığı sana hafif gelir. Ama bu hafiflik, her zaman bir avantaj değildir; bazen insanın ayaklarını yerden keser, gerçeklikten uzaklaştırır.
Yani, KURU TUZUN varsa birazda kaygısızsındır. Hayatın zorluklarıyla aranda görünmez bir mesafe vardır. Bir sıkıntı yaşanır, “hallederiz” dersin. Mahalle yanar, saçını tararsın. Bir kriz çıkar, uzaktan izlersin. Çünkü kendi dünyanda işler hep yolundadır. Bu kaygısızlık, dışarıdan bakıldığında bir özgüven gibi görünse de çoğu zaman hayatın gerçek yükünü taşımamaktan kaynaklanır.
Bazen de TUZU KURU olmak empati eksikliğine dönüşür. Çünkü insan, karşılaşmadığı derdi tanımaz ki. Daha pahalı olan üst katlarda yaşayanların rutubeti bilemedikleri gibi.
Geçenlerde genç bir arkadaşım ile konuşuyordum *, iş ortamının zorluklarından, fazla çalışmaktan, maddi karşılığı bulamamaktan, sıkışmış unvanlardan bahsetti.
“Yetkinliklerini geliştirmek için ne yaptığını?”, “Ne verdiğini, Ne beklediğini?” sordum.
Tam “Zorluklarla nasıl başa çıkılır?” konusuna girecektim ki…
“Tabi Hocam senin TUZUN KURU” dedi, “şimdi her şey çok farklı…”
“O an anladım; aynı binada yaşıyoruz ama katlarımız farklı.”
………………………………
Evet, sobalı evde, çok kardeş ile büyüyen, elindekinin kıymetini bilen, azı paylaşan, çoğu zor günlere ayıran, hayatın zorluklarıyla erken tanışan “biz” nesil için bu söz, biraz sitem, biraz adalet arayışı, biraz da emeğin kutsallığı ile ilgili.
Evet, tuzum şimdi kuru ve çok DEĞERLİ.
X kuşağı için DEĞER; “kolay kazanılmayan, kolay harcanmayan” demek. Bir eşyanın, bir lokmanın, bir emeğin farklı kıymeti var.
Genç arkadaşım, daha konforlu, daha hızlı, daha dijital bir dünyada büyüdü ve onlar için tuzun nemlenmesi fiziksel bir deneyimden çok, bir metafor. Tüketim hızlı, değişim hızlı, beklentiler yüksek. Onlar için “tuzu kuru” gerçek refahı değil, sosyal medyada parlayan bir imajı ifade ediyor. Ve Z kuşağı için DEĞER, daha çok özgürlük, bireysellik ve ânın tadı.
Ne tuhaf değil mi, sanki iki kuşak arasındaki fark, hayatın katları arasındaki fark gibi, birisi zeminde diğeri dublex çatı katta. Birisinin burnunda rutubetin kokusunu, diğeri için küf, sarı-yeşil bir renk, koltuk kaplamasında. Birisi tuzun neden topaklandığını yaşamış, diğeri Himalaya’dan gelen ile değirmende, tuzluklar bile değişik.
Sonuç olarak, hepimiz aynı binanın içindeyiz. Ve bu binada huzurlu yaşamanın yolu, elimizdekinin DEĞERİNİ bilmekten geçiyor. Tuzu kuru olmak kötü değil; kötü olan, tuzu kuru olmanın farkında olmamak, hayatın alt katlarında mücadele edenleri görmezden gelmek.
Gerçek zenginlik, tuzun kuru olması değil; değerin, emeğin ve paylaşmanın kıymetini bilerek yaşamak.
Tuzunuz kuru olsun.
Sağlıkla kalın.
#farkındAkıl
#ahlakayakizi
www.muratsemerci.com.tr
*EAL

